Atatürk’ün arkeoloji mirası: Anadolu tarihsel mirasına sahip çıkma ve koruma mücadelesi

Atatürk’ün arkeoloji mirası: Anadolu tarihsel mirasına sahip çıkma ve koruma mücadelesi

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilk yıllarında arkeoloji, müzecilik ve tarihî eserlerin korunmasını ulusal kimliğin güçlendirilmesinin önemli unsurları arasında gördü. Anadolu uygarlıklarının mirasını ortaya çıkarmak, arkeolojik eserlerin yurt dışına çıkarılmasını önlemek, arkeologlar yetiştirmek ve tarihî yapıları gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla önemli adımlar atıldı. Kazılara verilen destek, müzelerin açılması ve kültürel mirasın halka tanıtılması, bu yaklaşımın temelini oluşturdu.

Uzun yıllar İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde çalışan Şehrazat Karagöz, Cumhuriyet döneminde müzecilik konusunda belgelere dayanarak yaptığı çalışmalarla bilinen deneyim abidesi bir isim. Karagöz, Atatürk Tarih ve Arkeoloji kitabında 1920-1938 yılları arasına projeksiyon tutarak Atatürk’ün Anadolu arkeolojisinde yaptığı reformları konu ediniyor.

Atatürk’ü anlatmanın çok zor olduğununun altını çizen Karagöz, kısa sayılabilecek bir insan ömrüne sığdırdıklarının şaşırtıcı olduğunu; kitabında, Ata’nın sadece askeri bir deha olmadığına vurguyla, onun tarih ve arkeoloji alanlarındaki ilgisine ve yaptıklarına değiniyor.

Atatürk’ün arkeoloji alanında yaptığı çalışmalara değinirken, zamanın ruhuna uygun bir değerlendirmenin gerekliliği ortadadır. Bugün bir müze açmak ya da bir ören yerimizde arkeolojik kazı başlatmak sıradan şeylerdir. Ya da yapılan çalışmaların Belleten gibi dergilerle duyurulması. Ancak o yıllarda durum günümüzden farklıdır. Atatürk ümmet topluluğundan ulus toplumuna geçişte nasıl topraklar üzerinde oturduğumuzun, Anadolu Uygarlıkları’nın mirasçısı olduğumuzun ulusa aşılanması lazım geldiğini savunur. Etibank gibi Sümerbank gibi isimlerin bankalara verilmesi bu amaçladır. Arkeolojik çalışmalar toplumda bu yönde bir farkındalık oluşturmak amacını da taşır. Çalışmaların halka inmesi için Halkevleri’nde “Gördüğünüz eserleri yakıp yıkmayın, müzeye haber verin” denilerek Tarih Müze Kolu Şubesi kurulur.

Devlet halkından bunu isterken kendisi de bir anlayış değişikliğine gider elbette. Osmanlılar döneminde arkeolojik kazılarda çıkartılan eserlerin üçte biri kazıyı yapan arkeologun memleketine götürülebiliyordu. Ancak Cumhuriyet döneminde kesinlikle eski eserlerin yurt dışına çıkarılması yasaklanır. Eserlerimiz Cumhuriyet’le birlikte ait olduğu topraklarda kalmaya başlar.

Bu anlayış değişikliğini somutlamak gerekirse… Cumhuriyet kurulduktan sonra Aslantepe Kazıları’nı yürüten Louis Delaporte “Ben paramı veriyorum, nasıl olurda benden eserimi alırsınız, Osmanlılar döneminde biz her şeyi götürüyorduk” mealinde haddini aşan bir üslupla bizzat Atatürk’e mektup yazar. Ata’nın yanındakiler “Üçte bir oranında bile değil, üçte sıfır bile alamazsın” yanıtını verirler ona. Eserlerimiz Türkiye’de kalır, kendisine bir daha kazı izni verilmez. Delaporte Cumhuriyet’le birlikte anlayışların değiştiğine böylelikle bizzat şahitlik eder.
Atatürk 1934 yılında Bergama Asklepionu tiyatrosunda.

Atatürk 1934 yılında Bergama Asklepionu tiyatrosunda

1927’de İngilizlerin gerçekleştirdiği Sultanahmet Hipodrom Kazısı’nda bulunan eserler İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne kazandırılır. Böylelikle emperyal İngiltere eskiden olduğu gibi eserlerin üçte birini yurt dışına götüremez.

Aynı duruşu Amerikalıların yürüttüğü Sardes kazıları buluntularının gemilerle götürüldüğü ABD’den iadesinin sağlanmasında da görürüz. “Amerikalılar, kazı yerinde bulunan önemli eserleri 56 sandığa yerleştirerek İzmir’e nakletmişler, oradan da gemiyle ABD’ye götürmüşlerdi. Amerikalılara Sardes eserleri geri iade edilmedikçe, bundan böyle Türkiye dahilinde hiçbir kazı izni verilmeyeceği bildirilerek, kararlı bir tavır sergilenmişti. Bunun sonucunda 53 sandık dolusu eser ve 30 Lidya altını ile 120 sikkenin 1924’te iadesi sağlanmıştı.” Böylelikle İzmir’de bir depoda bekletilen eserlerimizin Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşacağını gören Amerikalıların uyanıklık edip alelacele kaçırmalarının bedeli ödetilmiş oluyordu. Günümüzün politik koşullarında Amerikalılara böyle bir bedel ödetilmesi ne kadar uzak geliyor değil mi?

Atatürk’ün bu duruşunda geçmişte yaşadığı bazı olayların etkili olduğunu varsayabiliriz. Örneğin Berlin’de Veliaht Vahdettin’e eşlik ettiği yıllarda bir depoda Zeus Sunağı’nı görünce çok üzülmüştür. Aynı zamanda sinirlenmiştir de. Eserlerimizin yurt dışına kaçırılmayıp bir ulusal müzede sergilenmesinin gerekliliğini o yıllarda düşünmeye başlar. Daha sonraki yıllarda eski metruk binalar, medresenin bir köşesi, caminin uygun bir yeri, eski okullar müzeye dönüştürülerek otuz sekiz müze açılır. Olanaksızlıklar içinde elde avuçta neresi varsa müze olarak değerlendirilir.

Efes ziyaretinde, kentin Avusturya’lılarca kazıldığını öğrenince “Neden bir arkeologumuz yok” diyerek tepkisini gösterir. Atatürk’ün yerli arkeologların olmadığı bu dönemde Batı Anadolu’da kazılar yapmış Theodor Weigand’ın davet bursu ile Almanya’da arkeoloji eğitimi alan ve doktorasını yaparak geri dönen Arif Müfit Mansel’e ilgi gösterdiği bilinir. Mansel hoca ilerleyen yıllarda Ata’nın gözde arkeologu olur ve Türkiye'nin klasik arkeoloji alanında yaptığı ilk yöntemli ve sistemli alan araştırmalarını gerçekleştirir. Lüleburgaz, Kırklareli ve Vize tümülüslerinde, Yalova’da, ayrıca Side ve Perge kazılarında yaptığı çalışmalar sonucunda Türkiye’nin en başarılı Klasik çağlar arkeologu olur.

Atatürk 1931 yılı İzmir Arkeoloji Müzesi ziyaretinde.

Vize kazıları sırasında ilginç bir olay yaşanır. Atatürk bulunan eserleri görmek ister. Olanaksızlıklar içinde alelacele yakındaki Alpullu Şeker Fabrikası’ndan masalar, örtüler getirilir. Eserler bu derme çatma ortamda Ata’ya gösterilecektir. Ancak Dolmabahçe’deki yatağından kalkıp da Vize’ye gelmek kısmet olmaz. Mansel hoca buluntuları Afet İnan’a teslim eder. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda görür Vize buluntularını. Kendisinden masa, örtü istenen Alpullu Şeker Fabrikası’nın müdürünün yanıtı ilginçtir; “Burayı siz mi kazacaksınız yoksa biz mi?” Böyle bir anlayış ikliminde yapılan kazılardır bunlar.

Atatürk’e göre bir ulus “etkilenmekten kurtulup, etkileyici duruma gelirse” tam bağımsız olabilir. Şehrazat Karagöz’e göre “Ulusal birliğe ulaşabilmek için; arkeolojiye, tarihe, sanata, kültüre verdiği önem sonucu Müzeler ile Türk Tarih Kurumu gibi kurumların temellerinin oluşmasını sağlamıştır.” Bu görüşe; Ata’nın “Önyargılı dış dünyaya karşı, arkeolojik ve tarihsel belgeler ile Anadolu Uygarlıkları’nın mirasçısı olduğumuzu ‘Türklerin 400 çadırdan’ ibaret bir devlet olmadığını” vurgulamak amacı görüşü eklenirse arkeolojik kazıların da hedefi ortaya çıkar.

Ata’nın kökenlerinin Konya, Taşkale’deki Kocacık Yörüklerinden olduğu, herkesin malumudur. Atatürk bu nedenle on üç kez Konya’yı ziyaret etmiştir. Konya en çok ziyaret ettiği iller arasında başı çekmektedir. Konya’da Karatay Medresesi başta olmak üzere tarihî eserlerimizin içler acısı durumunu görünce restore edilmesi için Ankara’ya dönüşü beklemez, İsmet Paşa’ya Konya’dan telgraf çektirir. Mevlana’nın düşüncelerini bilen Atatürk, Konya ziyaretlerinde Mevlana Türbesi’ne uğrar. Hatta Selanik’e gittiğinde buradaki Mevlevihaneyi de ziyaret ettiği bilinir.

Sadece kökenlerinden dolayı Konya ziyaretleri yoktur Ata’nın ziyaretlerinde. Yurt içinde ve yurt dışında nereye giderse gitsin, oralının tarihî eserlerini ziyaret eden bir duruşa sahiptir. Tarihî eserlere ve antik kentlere ilgisi yanında yaptığı değerlendirmeler de hakkı teslim edilen konuşmalardır. Yerine göre örneğin Alacahöyük kazılarında önerilerde bulunur; “Yanlış yeri kazıyorsunuz, şurayı kazın” der ve gösterdiği yerden eserler çıkar. Atatürk buluntuları gördükten sonra Ankara’da bir Eti (Hitit) Müzesi’nin kurulmasını ister. “Alacahöyük Kazısı etnoarkeolojik, arkeo-botanik ve bir kazıda gerekli kişi ve konuların ele alındığı bilimsel bir kazıdır.” Kazı için bütçe yetersiz kalınca kazı ekibine ulaştırması için cebinden 3 bin lirayı Afet hanıma verir.

Tekil bir örnek değildir yaşanan; o yıllarda bir kasırgada Mimar Sinan’ın başyapıtı Selimiye’nin minareleri yıkılır. Üç gün içinde para çıkartır ve onarım başlatılır. “Mimar Sinan bu şehre Selimiye’yi yaptı, tapusunu koydu” diyerek. Sadece minarelerin onarımıyla kalınmaz. Atatürk, Koca Sinan’ın devasa heykellerinin yapılması için de kendi el yazısı ile emir verir. “Mimar Koca Sinan’ın eserlerinin en yoğun bulunduğu İstanbul’da ve son şaheserinin yapıldığı Edirne’de, ona bir anıt dikilmelidir. Mimar Sinan’ın heykelini yapınız.” Bu ricası 1956’da yerine getirilir. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi önündeki Sinan heykeli bu mimari dehanın ilk heykeli olarak Emlak Kredi Bankası’nın destekleriyle dikilir. 1990’lı yıllarda Edirne’de de Sinan heykeli dikilecektir.

Atatürk “Koca Mimar Sinan’ı, Mimar Sinan yapan Kanuni Sultan Süleyman ile Lütfi paşadır” sözleri tarihe olan ilgisini de ortaya koymaktadır. Bir Osmanlı paşası olarak Osmanlı’yı yıkıp yerine Cumhuriyet’i kuran Ata’nın, tarihe düşkün ve Osmanlı sanatını bilen yönünü öğrenmek ise şaşırtıcıdır. Topkapı Sarayı ziyaretinde padişah portrelerinin bulunduğu yerin kapılarının kapalı olduğunu öğrenince “Burayı düzenleyin halka açın” diyerek ziyarete açtıran ve padişahlar hakkında yanındakilere detaylı bilgiler verip herkesi şaşırtan bir Atatürk vardır karşımızda. Fatih Sultan Mehmet’in portresi önünde dakikalarca durup bilgi vermesinden en beğendiği padişahın Fatih olduğunu söyleyebiliriz. Topkapı Sarayı’nda ceylan derisi üzerine Piri Reis’in haritası bulununca Yalova’ya götürülüp Ata’ya sunulur. “Bunu yayınlayın” der.

Ata’nın Aspendos ziyareti de öğreticidir kanımca. Tiyatroyu yapan mimar Zenon’un adının örtüldüğünü görünce sinirlenir. “Yapanın adını neden örtüyorsunuz? Kaldırın örtüyü. Burayı restore edin, yaşatın. Aksi halde burada otlar biter, taşlar sökülür, bu canım eser biter gider. Burada temsiller düzenleyin, buralarda ne güzel güreş müsabakaları olur” buyurur. Zamanın sporu güreş hem Aspendos tiyatrosunda hem de Antipellos tiyatrosunda yakın geçmişe kadar düzenlenmeye devam eder.

Atatürk 8 Eylül 1929’da Sultanahmet Cami’sinin restorasyonunu incelemek üzere Sultanahmet Meydanı’na geldiğinde Ayasofya’nın harap ve bakımsız halini görür ve ilgilenir. Ayasofya’nın kubbesinde güvercinler uçuşmakta, avlu bazı kişilerce vakıflardan kiralanıp açık hava kahvehanesi olarak kullanılmaktadır. Dünya dinsel mimarisinin başyapılarından olan Ayasofya’yı bu kadar kötü ve bakımsız olması nedeniyle, Maarif Vekaleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlatarak müze olmasını sağlar. “Ehli salip artıklarının her devirde tamahını çeken Ayasofya’yı müze yapıp ilim alemine hediye ediyoruz” der.

Şehrazat Karagöz ve Nezih Başgelen ile birlikte Arkeopera’da.

Atatürk hedeflediği Türkiye yolculuğunda ne savaş koşullarını dinler ne olanaksızlıkları ne de bütün dünyayı etkileyen krizleri. Alman Arkeoloji Enstitüsü başta Amerika olmak üzere bütün dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz yıllarında 1929’da kurulur. Enstitünün temel amacı “antik kaynaklarda sözü edilen Eskiçağ yerleşmelerinin saptanarak, Batı kültürünün kökenlerinin ortaya çıkarılmasıdır.” Ekrem Akurgal hoca Enstitü’nün “Türkiye’deki yerini ve Anadolu arkeolojisine olan katkısının önemine değinir ve arkeoloji biliminde Eskiçağ tarihçilerinin Anadolu Uygarlıkları’na katkısında diğer ülkeler arasında farklı yeri olduğunu” belirtir. Alman Arkeoloji Enstitüsü 1935’te Ayasofya Avlusu Kazısı’na destek verir.

Zaman zaman Ayasofya’yı ziyaret eden Atatürk’ün tarihî yarımadanın ve İstanbul siluetinin bozulmasını istemediği açıktır. “İstanbul siluetinde binalar minarelerden yüksek olmamalıdır” görüşünü belirtmiştir bu konuda. İstanbul siluetinde gökdelenlerin âdeta pıtırak gibi çoğaldığı günümüz İstanbul’unda bu kadim kenti korumamızın binalar boyutunda âdeta kriterini ortaya koymuştur. Bilimin ve bilim insanlarının sesini dinleyen bir lider için şaşırtıcı değildir bu cümleler.

Onun bilim insanlarına verdiği önem Albert Einstein’ın yazdığı bir mektupta da kendini gösterir. Einstein, Dünya Yahudi Birliği Başkanı olması nedeniyle Nazilerin hışmına uğrar. Sadece kendisi değil kırk civarında bilim insanının başı derttedir. Einstein, Başbakan İnönü’ye bir mektup yazar. “Bizdeki hocaların hayatları tehlikede sizde çalışsınlar” ricasında bulunur. Türkiye resmî olarak bu talebi maaşların yüksekliği ve yasal uyumsuzluk gerekçesiyle reddeder. Ancak Atatürk’ün müdahalesiyle birçok Yahudi bilim insanı Türkiye’ye davet edilir ve bu bilim insanları ülkemizin eğitim ve bilim reformlarında önemli katkılar sağlarlar. Ülkenin modernleşme sürecine destek verirler. Münir Ülgür bey ABD’de öğrenci olduğu yıllarda Einstein, Atatürk hakkında “Biliyor musun, sizin ülkeniz asrın en büyük liderini yarattı” der. İkilinin arasında geçen konuşmada Einstein’in söylediği şu sözler de dikkat çekicidir; “1930’lu yıllarda Atatürk’ten Türkiye’deki bir üniversitede eğitim vermek için davet aldım. Ne yazık ki kaderde yokmuş.”

Ama ülkemizin kaderinde Atatürk gibi bir lideri görmek kısmet olmuştur. Bugün arkeoloji alanında Anadolu’dan 40’tan fazla uygarlık gelip geçtiğini söyleyebiliyorsak o yıllarda başlatılan çalışmaların sonucu olduğu konusunda hakkını teslim etmek gerekiyor. Ahmet Arif’in “Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır/Anadolu’yum ben” söylemine uygun bir Anadolu karşımızdadır. Bu dolu ana 3 bin civarında antik kent, 5 bin civarında yerleşilmiş mağara, on binlerce tümülüs ve 30 bin civarında höyük barındırmasıyla tam bir açık hava müzesidir. Üstat Özgen Acar’a göre; “İtalya’dan daha çok Roma antik kenti, Yunanistan’dan daha fazla antik Yunan kenti vardır Anadolu’muzda. Bu açıdan bir Yunanlıdan daha Yunanlı, bir İtalyan’dan daha İtalyanızdır.”
Evet Şehrazat hocanın kitabında bu ve buna benzer birçok anı, bilgi, belge ve fotoğraf bizleri beklemekte. Okunması dileğiyle.

Yusuf Erkan


Not: Metin oluşturulurken Şehrazat Karagöz’ün Atatürk Tarih ve Arkeoloji kitabından ve Arkeopera’da 10 Ocak 2026 tarihinde gerçekleştirilen sunumundan yararlanılmıştır.  


Benzer Haberler & Reklamlar