Süleyman Faruk Göncüoğlu'nun anlatımıyla Arap Mescidi'nin tarihi

Süleyman Faruk Göncüoğlu'nun anlatımıyla Arap Mescidi'nin tarihi

İstanbul'un Fethi'nden önce Ezanı Muhammedi'nin İstanbul semalarında yankılandığı ilk mescit olarak bilinen Arap Mescidi'nin tarihini anlatan Sanat Tarihçisi Süleyman Faruk Göncüoğlu, caminin tarihinin tartışmalı olduğuna dikkat çekti.

Eski bir kilise kalıntısı ilen büyük ihtimalle İstanbul'a ticaret için gelen Arap Tüccarlar tarafından mescid olarak kullanılan, daha sonra kiliseye çevrilen, Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet'in kenti fethetmesinin ardından da tekrar camiye dönüştürülen Arap Camisi, İstanbul'un Beyoğlu ilçesindeki Galata semtinde yer alıyor.

Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde dayandırılan riyayete göre; caminin İstanbul'un fethi için 715 yılında gelen İslam Arap kumandanlarından ve sahabe neslinden oluşan Mesleme Bin Abdülmelik kumandasındaki ordu tarafından yaptırıldığı iddia ediliyor.  Bu rivayete göre karadan ve denizden kuvvetli bir şekilde Bizans'ı 1 yıl boyunca kuşatan ordu tarafından Konstantiniyye alınamadı ancak zaptedilen Galata semtinde İmparator Leon'la varılan anlaşma sonucu 717 yılında Arap Mescidi inşa edildi ve İstanbul semalarında ilk ezan sesi duyuldu... Bina daha sonra Dominikan papaz ve rahiplerince kiliseye dönüştürülerek minare olarak kullanılan çan kulesi ilave edilen mescide, "San Paola Kilisesi" adı verildi. 

İstanbul'un fethiyle tekrar camiye dönüştürüldü

Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet'in 1453'te İstanbul'u fethetmesinin ardından mihrap ve minber ilave edilerek tekrardan camiye dönüştürülen yapı, İspanya'dan gelen Endülüs Araplarının bir kısmının Galata çevresine yerleştirilmesiyle "Arap Mescidi" olarak anılmaya başlandı.

1. Mahmut'un annesi ve 2. Mustafa'nın eşi Saliha Sultan ile 2. Mahmut'un kızı Adile Sultan'ın farklı dönemlerde restore ettirdiği camiye, hünkar mahfili, sebil, çeşme, şadırvan, sarnıç gibi ögeler eklendi. Ahşap mimarinin hakim olduğu bu genişletilmiş mescit, çatısına hünkar mahfilinin de ilave edilmesiyle selatin camisi haline getirildi.

Caminin 1913 yılındaki onarımı sırasında zemininde Latinler ve Cenevizlilere ait kitabeli ve armalı mezar taşları bulunarak, İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne nakledildi.

Sanat Tarihçisi Süleyman Faruk Göncüoğlu: Caminin tarihi tartışmalı

Galata'daki Perşembe Pazarı'nın labirent sokaklarında karşınıza çıkan, İstanbul'un en ilginç yapılarından Arap Camisi, kilisenin çan kulesinden çevrilen, 102 merdivenli, sivri külahlı, kare şeklindeki sıra dışı minaresiyle klasik Osmanlı tarzından ayrılıyor. Caminin dört duvarına ve 22 ağaç sütun üzerine oturtulan ahşap ve süslemeli tavanı ile 8 mermer sütuna oturan barok usulünde mahfili bulunuyor. Camiyi, 3 kat halindeki 70 pencere aydınlatıyor. Dikdörtgen şekilli caminin minaresinin altından avluya girilen tonoz halinde bir geçit bulunuyor.

Karakteristik özelliklere sahip camide, yaptırılan restorasyonlarla her ne kadar büyük ölçüde İslamlaşmışsa da gotik geçmişini belgeleyen mimari ögelerin fark edilmesi mümkün. Kıbleye yönelik öndeki kalın duvara yerleştirilen mihrabın solundaki küçük oda, Mesleme'nin çilehanesi, avludaki kabirin ise türbesi veya makamı olduğu belirtiliyor.

Sanat Tarihçisi Süleyman Faruk Göncüoğlu, İstanbul'un mimari zenginliği ve kültürel mirası noktasında Arap Camisi'nin önemli bir mimari yapı olarak kendini arz ettiğini söyledi.

Caminin, Osmanlı toplum sosyolojisinde de önemli bir değer olduğunu ifade eden Göncüoğlu, 1492 yılında İspanya'daki Endülüs Devleti'nin çökmesinin ardından Katolik İspanyollar tarafından büyük dini bir katliama uğrayan Müslümanlar ve Yahudilerin bir kısmının Osmanlı'ya getirildiğini, Müslüman Arapların Galata bölgesine yerleştirilmesiyle caminin "Arap Camisi" ismini aldığını anlattı.

Göncüoğlu, caminin tarihinin tartışmalı olduğunu belirterek, şu bilgileri verdi: "İstanbul'un fethinden sonra Fatih Vakfiyesi bünyesinde camiye çevrilmiş yapı, Galata bölgesinin 'Cami-i Kebir' yani en önemli camisi olarak ifade edilen bir ibadet mekanı olarak dönüştürülmüştür. Daha önce 'Dominikan' dedikleri Hz. İsa döneminin sadeliği içerisinde yaşamaya çalışan, bir noktada propagandacı bir Katolik mezhebin kilisesi olarak fetihten önce kullanıldığını biliyoruz. Tarihinin çok daha öncesi de var. Biz bunu Arap kaynaklarından ve 10 ila 12. yüzyılda İstanbul'a gelen Arap seyyahların hatıralarından öğreniyoruz. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nin birinci cildinde Arap Camisi'yle ilgili bir bahis görüyoruz. Rasulullah Efendimizin bir hadis-i şerifine göre, 'İstanbul fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır.' deniyor. İstanbul'un fethiyle ilgili Rasulullah Efendimizin hadis-i şerifine nail olabilmek için yola çıkan İslam orduları 716'da kenti kuşatıyorlar. İstanbul fethedilemiyor ama Galata bölgesindeki bir imtiyaz elde ediliyor. Arap Camisi, İstanbul nadide camilerinde bir tanesi olarak tekrardan aslına rücu ettiriliyor ve 717'de ilk ezan okunuyor, cuma namazı kılınıyor."

1913-1919 tarihleri arasındaki restorasyonlarla bugünkü hüviyetine kavuştu

Arap Camisi'nin son halinin 1913-1919 tarihleri arasında yapılan restorasyonlarla teşekkül ettiğini belirten Göncüoğlu, müezzin mahfilinin o dönemde hayata geçirildiğini, hünkar mahfilinde de düzenlemelerin yapıldığını kaydetti.

Galata'da meydana gelen yangınlarda yapının 2 defa tahrip olduğunu aktaran Göncüoğlu, şunları kaydetti: "1734'teki Galata yangınında cami tahrip oluyor. O dönemde 2. Mustafa'nın eşi Saliha Sultan, bu yapıyı ihya ettiriyor ve bir şadırvan yaptırıyor. Daha sonra 1807'de içerisinde yer alan ve caminin tarihini manzum bir şekilde ifade eden taş kitabe konuyor. Daha sonra 2. Mahmut'un kızı Adile Sultan ve eşi Mehmet Ali Paşa tarafından cami tekrardan onarılıyor. Saliha Sultan'ın yaptırdığı şadırvan yıktırılıp, bugün caminin avlusu olarak kullanılan yerin altına yangından korunabilmesi ve bölgede yangınlar meydana geldiğinde bir su deposu niteliğinde hizmet vermesi amacıyla sarnıç yaptırılıyor. Tekrardan üzerine yeni bir şadırvan yaptırılıyor. Cami bugünkü hüviyetine yavaş yavaş kavuşuyor."

"Dikdörtgen mimari plana sahip ama kıblesi doğru"

Sanat Tarihçisi Göncüoğlu, son cemaat kısmında Endülüs havanın verildiği pencereler ve dış cephe düzenlemesinin yapılmasıyla caminin bazı mimari özelliklerinin Arap kimliğine büründüğünü ifade etti.

Caminin içinin bir vaha gibi olduğunu dile getiren Göncüoğlu, "Ahşap yapısı, dikdörtgen mimarisiyle beraber size çok farklı bir atmosfer sağlar. Bu camimiz dikdörtgen mimari plana sahip ama kıblesi doğru. Kıblede hiçbir değişiklik yok. Caminin bulunduğu Perşembe Pazarı noktası ticaretin hareketli olduğu bir yerdir. Burada her türlü teknik malzemenin yanı sıra birçok lezzetin bulunabileceği de bir noktadır. Böyle bir gezinti noktasında sizin vakit namazının dışında ziyaret edebileceğiniz ve ruhunuzu dinlendirebileceğiniz bir iç mekan atmosferine sahip, İstanbul'un kadim bir yapısında haiz oluyoruz." değerlendirmesini yaptı.

Avlusunda "mutlu askerlerden" birinin kabri buluyor

Caminin banisi Mesleme bin Abdülmelik'in kabrinin caminin bitişiğinde bulunduğu belirten Göncüoğlu, şunları anlattı: "Bu kabrin yeri ve konusu tartışmalı olmakla beraber şunu unutmamak gerekiyor. İstanbul'da 'Ni'mel Ceyş' yani mutlu askerler olarak ifade edilen kabirler vardır. Bunlar 'evvelü' ve 'ahiri' olarak 2'ye ayrılır. Evvelünler İstanbul'un fethinden önce buraya Peygamber Efendimizin hadis-i şerifine nail olabilmek için gelenlerin kabirleridir. Bunlardan biri Eyüp El-Ensari Hazretleri'nin kabrinin olduğu yerdir. O da evvelün olarak Ni'mel Ceyş kabirlerindendir. 'Ahirin' dediğimiz İstanbul'un fethiyle birlikte yer alanlardır. Arap Camisi'nin avlusunda da 'evvelü' dediğimiz mutlu askerlerden birinin kabri buluyor."

Zeynep Rakipoğlu - AA


Benzer Haberler & Reklamlar


Arkeolojik Haber