Ayşe Tatar: Aktüel Arkeoloji dergisi, arkeolojiyi evinden çıkardı

Ayşe Tatar: Aktüel Arkeoloji dergisi, arkeolojiyi evinden çıkardı

Yayın hayatında 10. yılını kutlayan Aktüel Arkeoloji Dergisi yayın koordinatörü Ayşe Tatar; "dergimiz güçlü arkeoloji geleneği oluşturulan Türkiye’de eksik kalan bir tarafı tamamlamak için zor bir misyon ile yola çıktı" dedi.

Aktüel Arkeoloji Dergisi yayın koordinatörü Ayşe Tatar; Gazete Duvar'dan Nuray Almaç'ın sorularını yanıtladı.

2007 yılında yayın hayatına başlayan Aktüel Arkeoloji Dergisi Türkiye’de arkeoloji alanında önemli bir boşluğu dolduruyor. Arkeolojiyi bilimsel makalelere sıkışmış ifadelerden çıkarıp toplumun her kesiminin keyifle okuyacağı bir dil ile anlatan dergi bu yıl 10’uncu yılını kutluyor. On yıl boyunca Türkiye’de arkeolojinin toplumsal alanda anlaşılması, kabul edilmesi ve sahiplenilmesi için hem yayınlarıyla hem de farklı projeleriyle uğraş veren derginin yayın koordinatörü Ayşe Tatar Gazete Duvar'a konuştu.

Türkiye’nin ilk popüler arkeoloji dergisini kurarken nasıl bir fikirle yola çıktınız, kuruluş aşamanız zor oldu mu?

Avrupa müzeleri tarafından Osmanlı coğrafyasının yağmalanmasının üzerinden yaklaşık 200 yıl geçti. Bu büyük yağmanın ardından bu coğrafyaya kalan tek şey, Osman Hamdi ile başlayan güçlü bir arkeoloji disiplininin kurulmuş ve gelişmiş olması. Türkiye’nin dört bir yanında süren arkeolojik kazılar, onlarca üniversitede arkeoloji eğitimi veren kürsüler, neredeyse her kentinde var olan bir arkeoloji müzesi Türkiye arkeolojisinde güçlü bir bilim geleneği oluşturdu.

Aktüel Arkeoloji ise güçlü arkeoloji geleneği oluşturulan Türkiye’de eksik kalan bir tarafı tamamlamak için zor bir misyon ile yola çıktı. Çünkü arkeoloji, akademi içerisinde güçlü ama toplum ile olan bağı oldukça güçsüzdü. Bu bağı güçlendirmek hiç de kolay olmadı.

Bildiğim kadarıyla vizyonunuz sadece Arkeoloji yayıncılığı yapmak değil…

Evet, Aktüel Arkeoloji Dergisi’ni hiç bir zaman sadece bir yayıncı olarak görmedik. 10 yıl önce kurulduk ve bu 10 yıl içinde hem yayıncı olarak hem de arkeoloji, kültürel miras üzerine kafa yoran, mücadele eden bir STK olarak gördük. Belgesel çektik, yarışmalar düzenledik, çocuklara ve gençlere eğitim verdik, arkeolojik alanların korunması, yurtdışına kaçırılan eserlerin geri getirilmesi için kampanyalar yaptık. Bu çalışmalar bizi güçlü kıldı ve aldığımız geri dönüşler, koruduğumuz alanlar ve sahip çıktığımız değerler bize ne kadar doğru bir iş yaptığımızı gösterdi.

Yayıncılık konusunda ise oldukça zor yollardan geçerek büyük bir deneyim yakaladık. Bağımsız bir yayın organıyız ve arkeoloji gibi oldukça niş bir alanda süreli yayın çıkarıyoruz. Zor olan şu, sadece Türkiye’de değil dünyada da yayıncılık büyük bir gerileme içerisinde. Basılı yayının varlığını sürdürme şansı gün geçtikçe zorlaşıyor. Ancak her zorluğa rağmen 10 yıldır iki ayda bir periyodik olarak yayınlanıyoruz. Oldukça iyi bir okuyucu kitlemiz var ve gün geçtikçe toplumun daha geniş kesimine dokunabiliyoruz. Yani arkeolojiye sadece arkeoloji olarak bakmıyoruz.

Peki, dergi olarak çıkış amacınız nedir, amacınızın ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

Derginin ilk çıkış amacı oldukça basitti. Akademi camiasında arkeolojinin güçlü ve zengin bir alt yapısı varken, toplum için arkeoloji sadece definecilik demekti. Toplumun arkeoloji ile karşılaştığı tek alan medyada yer alan definecilik haberleriydi. Biz dergiyi kurmayı ilk planladığımızda dünyanın birçok ülkesindeki örnekleri inceledik, neredeyse tüm Avrupa ülkelerinde insanların gazete bayilerinden alabileceği “popüler” bir arkeoloji dergisi vardı. Bazı ülkelerde birkaç çeşit dergi bile vardı.

Türkiye’de ise hakemli dergiler dışında “popüler” bir dili olan ve gazete bayilerinden kolayca alabilecekleri bir dergilerinin olmaması büyük bir paradoks ve eksiklikti. Anlamak kolay değildi, Türkiye’de neredeyse her kasabanın ya da kentin yakınlarında bir ya da daha fazla antik kent vardı ama bu insanların antik kentten haberi yoktu. Biz bu insanlar için dergi çıkarmalıydık, bu insanlar bu dergiyi okumalı ve yanından her gün geçtikleri antik kentin ne olduğunu bilmeli, sevmeli ve korumalıydılar. 10 yılda bunu sağlamak için çaba gösterdik. Bugün durup ne yaptık diye baktığımızda büyük bir başarı sağladığımızı, amacımıza yaklaştığımızı ve yolumuzun doğru olduğunu söyleyebiliriz.

‘HEPİNİZ GÖÇMENSİNİZ’ DEDİK

Mesela bir sayıda göçü ele almıştınız. Bu anlamda günceli yakalamaya çalışıyor musunuz? Böyle bir kaygınız var mı?

Biz arkeolojiyi evinden çıkardık. Artık arkeoloji sadece geçmişi araştırmıyor. Bugün içerisinde yaşadığımız ve insana ait olan her şeye dokunuyor ve onu yeniden zenginleştirerek topluma geri sunuyor. Köleler ve Efendiler, Göç, IŞİD, Sosyal Eşitsizlik başlıklarını attığımız sayılarımızda anlatılan konular aslında toplumun sürekli gündeminde olan konular. Biz onları binlerce yıllık bir geçmişe dokunarak anlattık. Artık arkeolojiyi toplumun gündemine göre belirliyor ve toplumu arkeolojinin içerisine çekiyoruz.

Göç sayımızda “Hepiniz Göçmensiniz!” dedik. Bunların hiçbiri öylesine atılmış başlıklar değil, oldukça güçlü mesajlar taşıyan ifadeler. Bugün hala dünyayı sarsan bir göç dalgası var ve biz binlerce yıldır insanlığın nasıl sürekli göç ettiğini gösterdik. Milyon yıllık göç başlığı altında homo sapienslerden modern insana kadar süregelen bir göç öyküsünü ortaya koyduk. Aslında ortaya çıkan “hepimiz birer göçmeniz” ya da “evet biz dünyalıyız” sonucu oldu. Bunlar çok etkileyici ve bu nedenle çok fazla olumlu geri dönüş alıyoruz.

Bu söylemler ve topluma dokunan arkeolojik bakış açımız, bizi Türkiye’nin en çok okunan dergilerinden biri yaptı. Bu bizim için oldukça önemli bir başarı ama hedeflerimiz çok daha fazla. 4 yıl önce hedeflerimizden biri dergiyi İngilizce çıkarmaktı, bugün geriye dönüp baktığımızda tüm Avrupa’da yayınlanan uluslararası bir arkeoloji dergisinin 20. sayısını çıkarmak üzereyiz. Bunu başarmış olmak bize gerçekten heyecan veriyor.

SADECE AKTÖRLER DEĞİŞİYOR

Konularınızı nasıl seçiyorsunuz?

Her yılın sonunda ekip arkadaşlarımızla birlikte bir sonraki yılın içeriği üzerine bir çalışma yapıyoruz. Konularımızı gündemle bağlantılı olarak hazırlıyoruz. Gündemimiz özellikle son yıllarda ciddi anlamda sıkıcı, can yakıcı olaylarla doldu ama binlerce yıl önceye baktığımızda aslında hiçbir şeyin değişmediğini, olayların aynı kaldığını, sadece aktörlerin değiştiğini görüyoruz. 2016 yılında medyada çok fazla görmeye başladığımız “şiddet”ten yola çıkarak bir şiddet sayısı hazırladık.

Binlerce yıldır doğadaki tüm canlılarda savunma ve saldırı amaçlı içgüdüsel olan şiddet, insanlarda daha güçlü olmak, karşısındakini kontrol altına almak ve yok etmek amacıyla kullanılıyor. Bugün şiddetten kurtulmak neredeyse imkansız gibi görünüyor. Hayatımızın her alanında şiddet var ve geçmişte de vardı. Kültürel, fiziksel, psikolojik, toplumsal, bireysel şiddet, kadına, erkeğe, çocuğa, hayvana, doğaya hatta insanın kendi kendine uyguladığı şiddet gittikçe sınırsızlaşıyor.

Sonrasında IŞİD konumuz vardı. Son yıllarda tam bir terör imparatorluğu kuran IŞİD’in yağmaladığı antik kentleri, balyozlar buldozerlerle paramparça ettiği tarihi eserleri, havaya uçurduğu camileri, kütüphaneleri, anıtları yağmalanan kültürü, katledilen köleleştirilen insanları hepimiz içimiz yanarak izledik. Biz de içimiz yanarak bu sayıyı hazırladık ki yağmalanan kültürümüzde neler vardı iyi bilelim.

Hasankeyf sayımız, hepimizin ortak değeri olan Hasankeyf’in, yüzlerce yıldır her türlü zorluğa karşın yaşamlarını büyük keyifle sürdüren yerel halkının, soyut somut tüm kültürel mirasının, arkeolojisinin ve ekosisteminin korunabilmesi ve yaşatılması için bir ses oldu.

Efendiler ve Köleler sayımızda Neolitik Dönemin sonunda ortaya çıkmaya başlayan köleliğin, karşılıksız emek gücüyle 20. yüzyılın sonuna kadar sürdüğünü anlattık. Hepimizin bildiği Mısır piramitlerinden, anıtsal yapılara, antik dönem uygarlıklarının felsefesinden edebiyatına, mitolojisinden sanatına kadar insan elinin değdiği her şeyin yaratılışında kölelerin varlığı ve gücü var. Günümüzde de yine IŞİD vahşetiyle gündeme geldi.

Bunların yanı sıra Kent ve Arkeoloji sayılarımızda her yıl başka bir kenti tüm kültürel geçmişiyle yansıtmaya çalışıyoruz. Gaziantep, Antalya ve Bursa bu konsepteki sayılarımız oldu.
Bu oldukça zor bir süreç, çünkü bazen çok soyut konular hazırlıyoruz ve görsel olarak konuyu desteklemek zor görünüyor.

Arkeoloji ve Sanat Dergisi aslında bağımsız ilk arkeoloji dergisi iken benzer bir misyon yürütüyor gibiydi. Hakemli olması dışında aranızda bir fark var mı?

Arkeoloji ve Sanat bu yıl 40. yılını kutluyor ve biz önünde saygı ile eğiliyoruz. Sadece Türkiye’nin değil dünyanın en başarılı yayınlarından biri. Yapılan iş mükemmelin de ötesinde. Biz onların açtığı ve aştığı yolu genişletmeye çalışıyoruz.

Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak çıkış amacımız, Anadolu’yu öncelikle Anadolu insanına anlatmaktı. Öncelikle Aktüel Arkeoloji olarak nasıl daha fazla insana ulaşabiliriz diye düşündük. İlk önce derginin dilini akademik ifadelerden arındırmalıydık. Çünkü akademik ifadeleri akademi çevresi anlayabilirdi. Bizim arkeolojiyle kültürel bağ kurabilecek, mirasımızı benimseyecek, koruyacak daha geniş bir topluluğa ulaşmamız, arkeolojiyi onlara anlatmamız gerekiyordu. Bunun için daha sade bir anlatım dili oluşturmaya karar verdik.

Renkli ve bol resimli ofset baskılı bir dergi ile bugüne kadar bilimsel dili ile kendi içinde sıkışmış bir bilim dalı olan arkeolojiyi kuru ve sıkıcı havasından kurtararak, oldukça canlı ve anlaşılası bir hale getirdiniz. Bu bilimsel dilden sıyrılırken dengeyi nasıl tutturdunuz?

Yazılarımızın güçlü içeriği kadar görsellerimize de çok önem vermemiz gerekiyordu ki yazılarımızı okuyan okurlarımız anlatılanları gözünde canlandırabilsin. Her zaman en iyi görsellerle okurlarımızın karşısına çıkmaya gayret ettik. Bu sayede toplumun her kesiminden okuyucuya ulaşabildik. Tematik konular seçtik ve konusunda uzman dünyanın dört bir yanından bilim insanları ile çalıştık. Güncel konular ile gündeme yönelik sayılar çıkardık.

ANTİK KENTLER BİLET GİŞESİNE DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA

Türkiye’nin, yüzyılın başında arkeoloji bilimine oldukça hızlı ve o günün şartlarına göre oldukça iyi bir giriş yaptığı bilinmekte. Ancak son yıllarda bu hızı beklemesek bile uzun yıllar boyunca elde edilen birçok değeri kaybetmeye başladığımızı görüyoruz. Sizce Türkiye’de arkeoloji ne durumda?

Türkiye’de arkeolojinin iyi bir noktada olduğunu söylemek zor. Şunu biliyoruz; Türkiye dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biri ve belki de en önemlisi. Çünkü uygarlık ya da insanlık tarihine ilişkin tüm kültür katmanlarını tüm görkemi ve zenginliği ile Anadolu’da görebiliyoruz. Bu zenginliğe ne Mısır ne İtalya ne de Yunanistan sahip. Ancak bugün dünya arkeoloji literatürüne baktığınız zaman ne Hititlerden bahseder, ne Urartulardan ne de Karya’dan.

Ayrıca son yıllarda arkeolojik alanlara yönelik yapılan yağmacılık, definecilik ve rant geri dönülmez yok oluşlar yaratıyor. Buna ne akademik camia, ne STKlar ne de kamu bir karşı duruş sergileyebiliyor. Bir diğer nokta ise arkeolojik ve kültürel miras alanlarının sahipsizliği ve ilgisizliği. Son yıllarda ören yerleri, arkeolojik sit alanları, antik kentler sadece bilet gişesine dönüşmüş durumda. Üniversitelerden her yıl binlerce arkeolog mezun oluyor ve hepsi işsiz kalıyor. Kısacası arkeolojik alanlar, yıllarca eğitim almış arkeologlar bu kadar kötü haldeyken arkeolojinin iyi olduğunu söylemek hiç de kolay değil.

Okur kitlenizin belli bir profili var mı? Mesela sadece arkeologlar mı ya da arkeolojiye ilgi duyanlar mı okuyor sizi?

Derginin okur profili oldukça geniş. 10 yıldır bizimle birlikte dergiyi arşivleyerek okuyan bir okur kitlemiz var. Zaten dergiyi kurarken de amacımız bu geniş kitleye hitap etmekti. Okurlarımız bizi titiz bir şekilde takip ediyor, her sayı ile birlikte okuyucularımızdan önemli geri dönüşler alıyoruz. Bu bizi memnun ediyor, çünkü amacımız sadece dergi çıkarmak değil anlattıklarımızın okunması ve biz okunan bir dergi olduğumuzu biliyoruz. Seçtiğimiz konuların gündem oluşturması sosyal medyada içeriklerin tartışılması ne kadar önemli içerikler hazırladığımızı ve okuyucunun bunu fark ettiğini gösteriyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek alıyor musunuz?

Maalesef birkaç yıldır Kültür ve Turizm Bakanlığı ile herhangi ortak bir projemiz yok. Daha da kötüsü büyük bir çaba ve mücadele ile hazırladığımız tüm Avrupa’da, Japonya, Kanada, Amerika, İngiltere, İskandinav ülkeleri gibi birçok ülkede geniş okur kitlesine ulaşan İngilizce arkeoloji dergimizi (Actual Archaeology Magazine – Anatolia) Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Tanıtma Genel Müdürlüğü tanımamak ve desteklememek için direniyor.

Halbuki Türkiye’yi dünyada tanıtmak için yararlanabilecekleri en önemli zenginlik arkeolojik değerler. Bizim üç ayda bir yayınladığımız Actual Archaeology Magazine – Anatolia’nın bu zenginliği anlatmasına rağmen Tanıtma Genel Müdürlüğü bunu görmezden geliyor.

Actual Archaeology Magazine aslında çok daha büyük ve çok daha zor bir hizmet…

Evet, bu yayın Türkiye’de hazırlanıp sadece bu toprakların önemini anlatarak dünyaya dağılan bir yayın olması açısından gurur verici. Dergi ile birlikte binlerce insanın Anadolu’nun bilinmeyen kalıntılarını öğrendiğine şahit olduk. Ancak ülkemizin tanıtımı için çok önemli olan bu yayına Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü’nün sahip çıkması gerekirdi.

ARKEOLOJİK ALANLAR SOYU TÜKENMEKTE OLAN CANLILAR GİBİ

Tüm bu konularla iç içe iken Türkiye’de arkeoloji alanındaki tahribatı nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle bir durumla karşılaştığınızda Kültür ve Turizm Bakanlığı ile iletişim kuruyor musunuz?

Artık arkeolojik ve kültürel miras alanlarına yönelik tahribatın olmadığı bir gün yok. Özellikle derginin sosyal medya takipçileri, Türkiye’nin dört bir yanından gördükleri tahribatı bize bildiriyorlar. Biz dergi olarak önce konuyu araştırıyoruz. Bize bildirilen bölgedeki müzelere ya da bölgede çalışan bilim insanlarına ulaşarak haberi teyit etmeye çalışıyoruz. Tahribatın boyutunu ve ne olduğunu öğreniyoruz. Sonrasında ise konu ile ilgili haber yaparak kamuoyunu bilgilendiriyoruz.

Birçok noktada Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ilgili birimlerine bilgi verip yardım rica ediyoruz. Çünkü arkeolojik alanlar soyu tükenme tehlikesinde olan canlılar gibi. Yok edildiği zaman geri dönme şansı yok. Türkiye’de son zamanlarda iki türlü tahribat ile karşı karşıyayız, birincisi definecilik için yapılan, diğeri ise doğrudan eseri yok etmek ve zarar vermek için yapılan tahribat. Üzerini tekrar tekrar çizerek belirtmeliyiz ki, acil önlemler ve korumalar alınmaz ise çok büyük bir tahribat ve yok oluş ile karşı karşıya kalabiliriz.

Peki, herhangi bir sponsorunuz var mı, varsa size sağladıkları neler?

Aktüel Arkeoloji Dergisi olarak Türkiye’de zor olan bir işi yapmaya çalışıyoruz. İki ayda bir Türkçe, üç ayda bir de İngilizce olmak üzere iki arkeoloji dergisini yayınlamak oldukça zor ama önemli bir iş. Çünkü sürdürülebilir olmak zorundayız ve bunu sağlamak için sadece çok okunmak yetmiyor, finans olarak sponsorluklara ve desteklenmeye gereksinim duyuyoruz. Koç Grubu, Sayın Ömer Koç’un dergimize TÜPRAŞ üzerinden uzun yıllardır sağladığı sponsorluk desteği derginin yayın hayatını sürdürmesi için büyük bir katkı sağlıyor.

Bunlar oldukça önemli destekler çünkü Aktüel Arkeoloji’nin bu coğrafya için tarihsel bir misyonu olduğunu düşünüyoruz. Yaptığımız yayınlar toplumun büyük bir kesiminin arkeolojiye bakışını, algısını değiştirmiş durumda ve 10 yıl öncesi ile bugün arasında büyük bir değişim yakalamış görünüyoruz. Bilgi sahibi olmanın, fark etmenin ve sahiplenmenin bu coğrafya için ne kadar önemli olduğunu her sayı ile göstermeye çalışıyoruz.

Son günlerde yaşanan toplumsal gerilim ve ekonomik kriz beklentileri tüm sektörleri olduğu gibi yayıncılık sektörünü de etkiliyor. Bu size nasıl yansıyor?

Sadece okuyucu açısından değil dergiye reklam alınması açısından da oldukça zor. Çünkü dergileri ayakta tutan üç önemli ayak vardır, birincisi sürekli okuyucu, diğeri sürekli ilan sonuncusu ise aboneliktir. Dergilere ilan veren kurumlar artık sanal ortamı daha avantajlı buldukları için sadece bizde değil tüm basılı yayından ilanlarını çekmiş durumdalar.

Nuray Almaç - Gazete Duvar


Benzer Haberler