TEMA Uyardı: Türkiye’de korunan alan oranı dünya ortalamasının altında
Biyolojik çeşitlilik kaybının insanlığın geleceğini tehdit ettiğini hatırlatan TEMA Vakfı, Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü’nde ekosistemlerin hızla zayıfladığına dikkat çekerek, tür kayıplarının yalnızca doğayı değil; suyu, toprağı, gıdayı ve insan sağlığını da doğrudan tehdit ettiğini vurguladı ve ülkemizde korunan doğal alan oranının dünyanın çok gerisinde olduğuna dikkat çekti.
TEMA'dan Küresel etki için yerel hareket çağrısı
TEMA Vakfı, 22 Mayıs Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü’nde yaşamı ayakta tutan ekosistemlerin hızla zayıfladığına dikkat çekti. Vakıf, bu yılın teması olan “Küresel etki için yerel hareket” çağrısının, yaşamın geleceği açısından kritik önem taşıdığını belirtti ve önemli bir uyarı yaptı: "Türkiye, üç farklı bitki coğrafyasının kesiştiği ve endemik türler açısından zengin bir ülke olmasına rağmen, korunan alanların ülke yüzölçümüne oranı yalnızca yüzde 14 düzeyinde kalıyor. Dünya ortalaması yüzde 17 iken, artan madencilik faaliyetleri, plansız yapılaşma ve arazi tahribatı biyolojik çeşitlilik açısından ciddi riskler oluşturuyor. Türkiye’nin de imzacısı olduğu Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi, 2030’a kadar korunan alanların yüzde 30’a çıkarılmasını ve tahrip edilen ekosistemlerin yüzde 30’unun restore edilmesini hedefliyor"
Her gün kuş seslerinin azaldığı, arıların uğultusunun daha seyrek duyulduğu bir sabaha uyanıyoruz. Dereler kuruyor, toprak verimini kaybediyor. Doğadaki kayıplar bir anda gerçekleşmiyor; sessizce büyüyor. Her kayıp, doğanın dengesini bozarken insanlığın geleceğine uzanan daha büyük bir kırılmaya dönüşüyor.
Bilimsel veriler, kaybın boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Tatlı su ekosistemlerinde kayıp yüzde 85’e ulaştı. Omurgalı tür popülasyonlarında son 50 yılda yüzde 73 azalma yaşandı. Dünya üzerindeki yaklaşık 1 milyon tür ise yok olma riskiyle karşı karşıya. Toprağı besleyen canlılar, suyu temizleyen ekosistemler, bitkileri çoğaltan tozlayıcılar ve iklimi dengeleyen ormanlar birer birer yok oluyor.
Deniz Ataç:Tür kayıpları doğalhızının yaklaşık 1000 katına ulaştı.TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, biyolojik çeşitlilik kaybının insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük krizlerden biri olduğuna dikkat çekerek, “Biyolojik çeşitlilik yalnızca doğadaki canlıların zenginliği değil; insan yaşamının devamlılığını sağlayan görünmez sistemin temelidir. Fosil kayıtlarına dayanan araştırmalara göre, bugün tür kayıpları doğal yok oluş hızının yaklaşık 1000 katına ulaştı. Kaybettiğimiz her türle birlikte aslında geleceğimizin bir parçasını da kaybediyoruz.”
Ataç, biyolojik çeşitliliğin korunmasının iklim kriziyle mücadele açısından büyük öneme sahip olduğunu vurguladı: “Biyolojik çeşitlilik; temiz suya erişimden sağlıklı gıdaya, doğal afetlere karşı dirençten iklimin dengesine kadar yaşamın sürdürülebilirliğini doğrudan etkiliyor. Doğa yalnızca korunması gereken bir alan değil, korunması gereken bir yaşam sistemi. Bu nedenle doğayı korumak artık bir tercih değil, ortak sorumluluğumuz.”
Türkiye, üç farklı bitki coğrafyasının kesiştiği endemik zengini bir ülke ama...Türkiye, üç farklı bitki coğrafyasının kesiştiği, endemik türler açısından önemli ülkeler arasında yer alıyor. Ancak korunan alanların ülke yüzölçümüne oranı yalnızca yüzde 14 düzeyinde. Bu oran, yüzde 17 olan dünya ortalamasının altında kalıyor. Artan madencilik faaliyetleri, plansız yapılaşma ve arazi tahribatı biyolojik çeşitlilik açısından ciddi riskler oluşturuyor.
Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında kabul edilen ve “biyolojik çeşitliliğin Paris Anlaşması” olarak tanımlanan Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi, 2030 yılına kadar korunan alanların yüzde 30’a çıkarılmasını ve tahrip edilmiş ekosistemlerin yüzde 30’unun restore edilmesini hedefliyor.
Bu hedefler, bu yılın teması olan “Küresel etki için yerel hareket” çağrısıyla doğrudan örtüşüyor. Yerelde korunan bir mera, yaşatılan sulak alan ya da koruma altına alınan bir tür yalnızca bulunduğu bölgeyi değil, dünyanın ortak yaşam ağını da güçlendiriyor.
Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında kabul edilen, Türkiye’nin de imzacı olduğu ve “biyolojik çeşitliliğin Paris Anlaşması” olarak tanımlanan Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi, 2030 yılına kadar korunan alanların yüzde 30’a çıkarılmasını ve tahrip edilmiş ekosistemlerin yüzde 30’unun restore edilmesi hedefliyor.
Bu hedefler, bu yılın teması olan “Küresel etki için yerel hareket” çağrısıyla da doğrudan örtüşüyor. Yerelde korunan bir mera, yaşatılan sulak alan ya da koruma altına alınan bir tür yalnızca bulunduğu bölgeyi değil, dünyanın ortak yaşam ağını da güçlendiriyor.
Doğayı koruma görevi yalnızca kurumların ve devletlerin değilDeniz Ataç, doğayı korumanın yalnızca kurumların ya da devletlerin değil, t toplumun tüm kesimlerinin ortak sorumluluğu olduğunu vurgulayarak “Bugünkü tüketim düzeyi, dünyanın kendini yenileyebilme kapasitesinin yaklaşık 1,5 katına ulaştı. Doğanın yalnızca tüketilecek bir kaynak ya da ham madde deposu olarak görülmesi ekosistemlerle birlikte insan yaşamını da tehdit ediyor. Bu nedenle her bireyin tüketim alışkanlıklarını gözden geçirmesi ve doğayla daha dengeli bir yaşam kurması büyük önem taşıyor. Evlerimizden başlayacak hareket, yerel düzeyde alınacak bir önleme oradan ise dünyayı etkileyecek bir güce dönüşebilir.” dedi.
Ataç, TEMA Vakfı’nın kurucularından merhum A. Nihat Gökyiğit’in ismini taşıyan Biyolojik Çeşitlilik Projesi ile toplumda biyolojik çeşitlilik farkındalığının yaygınlaştırılması başta olmak üzere ülkemizde korunan alanların artırılması ve doğal yaşam alanlarını tehdit eden uygulamalara karşı doğa koruma politikalarının güçlendirilmesi için faaliyetler gerçekleştirdiklerini söyleyerek doğanın hâlâ kendini yenileme gücüne sahip olduğunu ifade etti.
“Bir tohum hâlâ filizlenebilir, bir dere yeniden canlanabilir, bir orman yeniden nefes olabilir. Yerelde atılan her koruma adımı; bir türü, bir ekosistemi, bir su varlığını ve aslında ortak geleceğimizi koruyor. Dünya sessizleşmeden harekete geçmek hâlâ mümkün.”
TEMA Vakfı’nın mesajı, doğanın sessiz çığlığını duyuruyor: Her kayıp, insanlığın geleceğini tehdit eden bir kırılmaya dönüşüyor. Bu nedenle doğayı korumak, yalnızca çevre bilincinin değil, yaşamın sürdürülebilirliğinin temel şartı olarak öne çıkıyor.