Anasayfa / Kazılar

Filistin Topraklarında Kültürel Miras ve Yerinden Etme Tartışması

Doğu Kudüs’ün Silvan beldesinde yürütülen arkeolojik kazılar, kültürel mirasın korunmasından ziyade mekânsal kontrol, anlatı inşası ve Filistinli nüfusun yerinden edilmesiyle ilişkilendiriliyor. Yerleşimci örgüt Elad öncülüğünde sürdürülen faaliyetler, İsrailli ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından eleştirilirken, arkeolojinin ideolojik ve politik bir araç olarak kullanılması tartışmaların odağında yer alıyor.

 

Silvan’da Mekânsal Baskı ve Arkeolojinin Siyasallaşması
İsrail’in işgal altındaki Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da yürüttüğü arkeolojik faaliyetler, son yıllarda yalnızca bilimsel kazılar olarak değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik araçlar olarak değerlendirilmektedir. Bu tartışmanın merkezinde yer alan bölgelerden biri, binlerce Filistinlinin yerinden edilme riskiyle karşı karşıya olduğu Doğu Kudüs’e bağlı Silvan beldesidir. Özellikle Eski Şehir’e en yakın mahallelerden biri olan Vadi Hilve, uzun süredir yerleşimci örgütlerin arkeoloji ve turizm söylemleriyle yürüttüğü mekânsal dönüşüm politikalarının hedefinde bulunmaktadır.

Anadolu Ajansı’nın Silvan’a ilişkin saha araştırmaları, arkeolojik kazıların yalnızca tarihsel kalıntıları ortaya çıkarmayı değil; aynı zamanda bölgenin demografik yapısını dönüştürmeyi ve Filistinli sakinlerin mülkiyet haklarını zayıflatmayı amaçlayan bir sürecin parçası haline geldiğini ortaya koymaktadır. Uzmanlara göre bu durum, kültürel mirasın korunmasından ziyade, belirli bir tarihsel anlatının kurumsallaştırılmasına hizmet etmektedir.

İsrailli insan hakları kuruluşu Ir Amim’in raporlarında, yer altı arkeolojisinin yer üstü mekânsal hâkimiyeti tamamlayan bir unsur olarak kullanıldığı vurgulanmaktadır. Buna göre arkeolojik alan ilan edilen bölgeler, zamanla Filistinlilerin erişiminin kısıtlandığı, mülkiyet haklarının tartışmalı hale getirildiği ve yerleşimci faaliyetlerin genişletildiği mekânlara dönüşmektedir.

Elad Örgütü ve “Davud Şehri” Anlatısının İnşası
Silvan’daki dönüşüm sürecinin başat aktörlerinden biri, 1986 yılında kurulan İsrail merkezli yerleşimci örgütü Elad’dır. Resmî söylemine göre Elad, Kudüs ile Yahudi halkı arasındaki tarihsel bağları güçlendirmeyi ve Yahudi nüfusu bölgeye yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Örgütün adı, İbranice “Davud Şehri’ne doğru” ifadesinden türetilmiş olup, tarihsel anlatının mekânsal iddialarla iç içe geçtiğini göstermektedir.

Peace Now (Barış Şimdi) adlı İsrailli sivil toplum kuruluşunun yayımladığı raporlara göre Elad, 1980’li yılların sonlarından itibaren Doğu Kudüs’te Filistinlilere ait mülkleri ele geçirmek için devlet destekli mekanizmalardan yararlanmıştır. Ariel Sharon’un İskân Bakanlığı döneminde oluşturulan özel hükümet yapılarına dayanan bu süreçte, mülk satın alma, aracılar kullanma, mahkeme süreçlerini baskı aracı olarak değerlendirme ve “sahipsiz emlak” yasalarından yararlanma gibi yöntemler kullanılmıştır.

Bu uygulamalar sonucunda Elad’ın Vadi Hilve’nin yaklaşık yüzde 40’ında doğrudan veya dolaylı kontrol sağladığı belirtilmektedir. Ayrıca örgüt, “Davud Şehri” olarak adlandırılan arkeolojik sit alanının işletme lisansını alarak kazı, turizm ve ziyaretçi yönetimi üzerinde fiili hâkimiyet kurmuştur. 2007’den bu yana yürütülen kazı faaliyetleri, bölgeye gelen turistlere Kudüs’ün “kadim bir Yahudi şehri” olduğu yönünde tek taraflı bir tarih anlatısı sunulmasıyla eleştirilmektedir.

Arkeoloji Yoluyla Yerinden Etme ve Etik Tartışmalar
Silvan’daki kazılar, arkeolojinin yalnızca geçmişi araştıran bir bilim dalı değil, aynı zamanda toplumsal ve politik etkileri olan bir araç haline geldiğini göstermektedir. Arkeoloji alanında çalışan İsrailli sivil toplum kuruluşu Emek Shaveh’in Dış İlişkiler Koordinatörü Talya Ezrahi, son 25–30 yılda arkeolojik alanların Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da yerleşimleri meşrulaştırmak ve genişletmek amacıyla giderek daha fazla kullanıldığını ifade etmektedir.
Ezrahi’ye göre arkeoloji, yalnızca bir arazinin statüsünü değiştiren bir uygulama değil, aynı zamanda güçlü bir anlatı üretme mekanizmasıdır. Arkeolojik kazılar yoluyla belirli tarihsel dönemlerin öne çıkarılması, bölgenin çok katmanlı geçmişinin görünmez kılınmasına ve tek boyutlu bir kimlik inşasına yol açmaktadır. Bu durum, hem bilimsel nesnellik hem de kültürel çoğulculuk açısından eleştirilmektedir.

Silvan’da gerçekleştirilen kazılar, yalnızca Yahudi geçmişini vurgulayan bulgulara odaklanmak, diğer dönemlere ait kalıntılara zarar vermek ve bilimsel yöntemlerden uzak olmakla suçlanmaktadır. Eleştirmenler, kazıların tarihsel araştırmadan ziyade politik hedeflerle yönlendirildiğini ve akademik etikle bağdaşmadığını ileri sürmektedir.

Ezrahi ayrıca Elad’ın faaliyetlerinin İsrail devlet kurumlarının açık veya örtük desteği olmadan bu ölçekte sürdürülemeyeceğini belirtmektedir. Doğa ve Parklar Kurumu, İsrail Eski Eserler Kurumu ve diğer resmî yapıların, bölgenin kimliğini dönüştürmeye yönelik süreçte rol oynadığı iddia edilmektedir.

“Yahudi Kudüs’ü” Söylemi ve Uluslararası Hukuk Boyutu
Emek Shaveh Direktörü ve İsrailli arkeolog Alon Arad, işgal altındaki Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da yürütülen kazıların yalnızca küçük bir bölümünün bilimsel amaç taşıdığını, geri kalanının ise ideolojik ve politik hedeflere hizmet ettiğini savunmaktadır. Arad’a göre Silvan, arkeolojinin bir yerleşim ve meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığı en çarpıcı örneklerden biridir.

Arad, bölgenin “Kral Davud’un sarayı” veya “antik bir Yahudi şehri” olarak sunulmasının, “Yahudi Kudüs’ü” fikrini toplumsal ve siyasal düzlemde meşrulaştırdığını belirtmektedir. Bu anlatının, arkeolojik kazılarla somutlaştırılması, bilimsel bulguların içeriğinden bağımsız olarak kamuoyunda güçlü bir algı üretmektedir.
Başlangıçta Filistinlilere ait evlerin ele geçirilmesiyle ilerleyen Elad’ın, zamanla kültürel mirasın sembolik gücünü fark ettiğini belirten Arad, turistlerin kazı alanlarına getirilmesinin, anlatının inandırıcılığını artıran bir unsur haline geldiğini vurgulamaktadır. Bu durum, çevre araştırmalarını finanse eden büyük şirketlerin kendi faaliyetlerini meşrulaştırmasına benzetilmektedir.

Arad ayrıca, yerleşimci örgütlerle iş birliği yapan arkeologların mesleki etik ve uluslararası hukuk ilkelerini ihlal ettiğini savunmaktadır. Ona göre bir alanın arkeolojik sit ilan edilmesi, otomatik olarak mülkiyet hakkının devrini meşrulaştırmamakta; ancak bürokratik ve idari baskılar yoluyla Filistinli sakinlerin yaşam koşulları zorlaştırılmakta ve fiili bir yerinden etme süreci yaratılmaktadır.

Sonuç olarak Silvan örneği, arkeolojinin yalnızca geçmişi ortaya çıkaran bir bilimsel faaliyet olmadığını; aynı zamanda mekânsal kontrol, kimlik inşası ve politik meşruiyet üretiminde kullanılabilen güçlü bir araç haline geldiğini göstermektedir. Uzmanlar, bu sürecin durdurulması için bilimsel etik, insan hakları ve uluslararası hukuk ilkelerinin daha etkin biçimde uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.