Eğirdir Gölü Çekildikçe Binlerce Yıllık Yerleşimler Gün Yüzüne Çıkıyor
Isparta’daki Eğirdir Gölü’nde son yıllarda yaşanan su çekilmesi, Geç Neolitik dönemden Doğu Roma ve Osmanlı dönemlerine uzanan arkeolojik izleri yeniden görünür hale getirdi. Yüzey araştırmalarında antik yerleşimler, yol ağları, Tunç Çağı’na ait urne tipi mezarlar ve Doğu Roma kalıntıları tespit edildi. Göl seviyesindeki değişimlerin tarih boyunca yerleşim düzenini etkilediği, açığa çıkan alanların definecilik ve tahribata karşı korunması gerekiyor.
Göl Suları Çekildikçe Tarihin Katmanları Ortaya Çıkıyor
Isparta'da bulunan Eğirdir Gölü, tektonik ve karstik etkilerle oluşmuş bir tatlı su gölü olarak Türkiye’nin en büyük ikinci tatlı su gölü olma özelliği taşıyor. III. Derece Doğal Sit Alanı statüsündeki gölde son yıllarda yaşanan su çekilmesi, yalnızca doğal çevrede değil, arkeolojik peyzajda da önemli değişimlere yol açtı.
Suların çekilmesiyle göl kıyısında geçmişte su altında kalan yerleşimler ve bu merkezleri birbirine bağlayan yol ağları görünür hale geldi. Süleyman Demirel Üniversitesi öğretim üyesi ve Pisidia Antiokheia Antik Kenti Kazı Başkanı olan Prof. Dr. Mehmet Özhanlı’nın yer aldığı yüzey araştırmalarında, Geç Neolitik dönemden Doğu Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar uzanan arkeolojik materyaller tespit edildi.
Özhanlı’ya göre bazı yerleşimlerde yaşamın 1614 yılına kadar kesintisiz sürdüğü, arkeolojik buluntuların yanı sıra tarihi kayıtlarla da bulunuyor. Osmanlı kayıtlarında 1614 yılında göl sularının yükselmesi nedeniyle kıyıdaki bazı yerleşimlerde yaşayanların çevredeki köylere veya yeni yerleşim alanlarına taşındığı belirtiliyor.
Eğirdir Gölü Tarih Boyunca Sürekli Değişti
Araştırmalar, Eğirdir Gölü’nün geçmişte bugünkü büyüklüğünde olmadığını ve su seviyesinin tarih boyunca önemli değişimler geçirdiğini ortaya koyuyor. Özellikle Tunç Çağı olarak adlandırılan MÖ 3 bin-1200 yılları arasında gölün daha küçük olduğu, çevresinde höyük yerleşimlerinin bulunduğu belirtiliyor.
Göl seviyesindeki değişimlerin daha sonraki dönemlerde de devam ettiğini tarihi kayıtlar da gösteriyor. Osmanlı vakayinamelerinde 1526 yılında Gelendost çevresindeki bazı köylerin, yükselen göl suları nedeniyle yerleşim alanlarının taşınmasını talep ettiği aktarılıyor. Bu kayıtlar, insanların gölün çekilmesiyle kıyıya yaklaştığını, suların yükselmesiyle ise daha yüksek alanlara taşındığını gösteriyor.
Özhanlı, göldeki su seviyesinin sürekli aynı düzeyde kalmadığını, çekilme ve yükselmelerin birbirini izlediğini belirtiyor. Bu nedenle bugün ortaya çıkan arkeolojik alanlar, yalnızca tek bir dönemin yerleşimlerini değil, binlerce yıl boyunca insan toplulukları ile göl arasındaki ilişkinin değişimini izleme olanağı sunuyor.
Uzun süre su altında kalan alanların arkeolojik açıdan önemine dikkat çeken araştırmacılar, suyun aynı zamanda bu yerleşimlerdeki kültür katmanlarını koruduğunu belirtiyor. Yüzey araştırması kapsamında açığa çıkan alanların ayrıntılı biçimde tarandığı, korunmuş yapıların belgelendiği ve tarihlendirme sağlayan eserlerin kayıt altına alındığı ifade ediliyor.
Tunç Çağı Mezarları ve Limenia Adası
Gölün çekilmesiyle dikkat çeken alanlardan biri de Limenia Adası. Su seviyesindeki düşüş nedeniyle ada artık karayla birleşmiş durumda. Adanın üzerinde, adayı çevreleyen Doğu Roma dönemine ait bir kale bulunuyor. Bölgenin daha önce Doğu Roma kenti olarak tanımlandığı ve 1907 yılında İngiliz seyyah ve arkeolog Gertrude Bell tarafından da ziyaret edildiği aktarılıyor.
Ancak son araştırmalar, Limenia çevresinin yalnızca Doğu Roma dönemine ait olmadığını gösterdi. Su seviyesinin düşmesiyle MÖ 5 binli yıllara tarihlenen Kalkolitik ve Tunç Çağı malzemeleri tespit edildi. Araştırmacılar, bu yerleşimlerin ilk kez yüzey araştırmaları sırasında belirlenmesinin bölgenin tarihsel önemini artırdığını vurguluyor.
Gölün çekilmesinin ardından ortaya çıkan Tunç Çağı yerleşimlerinde urne tipi mezarlar da bulundu. Küplerin içine gömülen insanlara ait mezarların bir bölümünün defineciler tarafından tahrip edildiği belirtildi. Araştırma ekibi bazı mezarları fotoğraflayarak belgeledi. Ancak daha sonra göl seviyesinin yükselmesi ve alanı hızla kaplayan çalı ve sazlıklar nedeniyle söz konusu kalıntıların yeniden görünürlüğü azaldı.
Arkeolojik Alanlar Definecilerin Tehdidi Altında
Göl sularının çekilmesiyle görünür hale gelen yerleşimler, bilimsel araştırmalar açısından önemli veriler sunarken aynı zamanda kaçak kazı ve tahribat tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Özellikle Osmanlı dönemine ait üst kültür katmanlarının defineciler tarafından yoğun biçimde tahrip edildiği belirtiliyor.
Yerleşimlerdeki yapı duvarlarının yıkıldığı, konutların kilerlerinde bulunan sağlam pişmiş toprak depolama kaplarının, yani pithosların parçalandığı ve yapı taşlarının çevredeki köylere taşındığı aktarılıyor.
Yakın tarihe ilişkin önemli bilgiler taşıyan bu alanların yalnızca arkeolojik değil, aynı zamanda kültürel miras açısından da korunması gerekiyor.
Eğirdir Gölü’nün su seviyesindeki değişimler devam ederken, açığa çıkan yerleşimlerin belgelenmesi, korunması ve bilim dünyasına kazandırılması öncelikli hedefler arasında olması gerekiyor.
Kaynak: Umut Erdem / hurriyet.com.tr