Anasayfa / Aktüel

Cem Karaca: Anadolu Rock’ın Hafızası, Sürgünün Sesi ve Dönüşün Şarkısı

Türkiye’de Anadolu rock denildiğinde akla gelen ilk dört isimden biri olan Cem Karaca, yalnızca güçlü sesi ve sahne karizmasıyla değil; toplumsal hafızaya kazınan sözleri, politik kırılmalarla iç içe geçmiş yaşamı ve “gurbet” temasını bir kuşağın ortak duygusuna dönüştürmesiyle de özel bir yerde duruyor. 1945’te İstanbul’da başlayan sanat yolculuğu, 1970’lerde zirveye çıktı; 1980’lerde sürgünle kesildi, 1987’de dönüşle yeniden şekillendi.

 

Bir Ailenin, Bir Şehrin ve Bir Dönemin Çocuğu
Kendisini “Anadolu rock ozanı” olarak tanımlayan Cem Karaca, Türkiye’de modern müzik tarihinde yalnızca bir sanatçı değil, bir dönemin ruhunu taşıyan kültürel bir figür olarak kabul edilir. Barış Manço, Erkin Koray ve Fikret Kızılok ile birlikte Anadolu rock müziğinin dört öncüsü arasında anılması, bu türün hem estetik hem ideolojik çerçevesini kuran aktörlerden biri olmasından kaynaklanır.

Asıl adı Muhtar Cem Karaca olan sanatçı, 5 Nisan 1945’te İstanbul’da doğdu. Annesi, Ermeni asıllı opera ve tiyatro sanatçısı Toto Karaca (Irma Felekyan), babası ise tiyatro sanatçısı Azeri Mehmet İbrahim Karaca’ydı. Bu çok katmanlı aile geçmişi, Cem Karaca’nın erken yaşta hem müzik hem tiyatro disiplinine yakınlaşmasını sağladı. Annesinin yeteneğini fark etmesiyle 6 yaşında müzik eğitimine başlaması, ilerideki sahne hakimiyetinin temellerini attı.

Karaca’nın çocukluk yılları, Türkiye’nin modernleşme gerilimleriyle şekillenen İstanbul’unda geçti. 6-7 Eylül Olayları’nın aile evinde hissedilmesi, sanatçının yalnızca bireysel bir hatırası değil; azınlıkların, kent kültürünün ve toplumsal şiddetin iç içe geçtiği bir tarihsel arka plan olarak öne çıkar. Olayların ardından Robert Koleji’ne kaydolması ise, Karaca’nın bir yandan Batı müziğine yakınlaşırken diğer yandan Anadolu’nun sesini arayacağı ikili güzergâhın başlangıcı olarak okunabilir.

Bu dönemde Karaca, gençlik hayallerini doktorluk ya da mühendislik gibi “güvenli” meslekler üzerine kurmak istese de, sahneye çağıran asıl güç, müziğin dönüştürücü çekimiydi. Nitekim “Suadiyeli Nesrin” olarak hatırladığı bir genç kıza sokak ortasında şarkı söylemesi, onun anlatımıyla, hayatının yönünü değiştiren sembolik bir eşik oldu.

Rock’n Roll’dan Anadolu’ya: Kimlik Arayışının Müziği
Cem Karaca’nın profesyonel müzik hayatına adım atışı, Beyoğlu Spor Kulübünün lokalinde arkadaşlarını kırmayıp sahneye çıkmasıyla başladı. Ardından “Dinamitler” ve “Jaguarlar” gibi gruplarla rock’n roll parçaları seslendirdi. Bu ilk dönem, Karaca’nın Batılı müzik formlarını öğrendiği; sahne dilini, ritmi ve yorum gücünü geliştirdiği bir hazırlık süreciydi.

Ancak Karaca’nın hikâyesi, yalnızca bir müzikal yükseliş değil; aynı zamanda bir “yerlilik” tartışmasının içinden geçer. Babası Mehmet Karaca, oğlunun hariciyeci olmasını istiyor, şarkıcılıktan vazgeçirmeye çalışıyordu. Hatta sahnede Elvis Presley şarkıları söylediği için oğlunu yuhalatacak kadar ileri gitmesi, aile içi gerilimin aslında dönemin kültürel çatışmasını yansıttığını gösterir: Batılı popüler müzik ile yerli gelenek arasındaki sınır nerede çizilecekti?

Bu çatışmanın çözümü, paradoksal biçimde babasının tavsiyesinde saklıydı: “Buraların müziğini yap.” Cem Karaca için bu cümle, ileride Anadolu rock adını alacak müzikal yönelimin erken bir işareti oldu. Karaca, liseden sonra eğitimine devam etmese de, müzikal eğitimini sahnede ve yaşamın içinde sürdürdü.
Sanatçının müziğinde asıl kırılma, askerlik yıllarında yaşandı. 1965’te tiyatro oyuncusu Semra Özgür ile evlendikten yalnızca üç gün sonra Antakya’ya askere giden Karaca, askerlerin bağlama eşliğinde söyledikleri bir türküyü dinlediğinde, daha önce “garip” ve “ilkel” bulduğu bu müziğin aslında kendi ruh halini en iyi anlatan dil olduğunu fark ettiğini ifade eder. Bu deneyim, Karaca’nın yalnızca tür değiştirmesi değil; kimlik, sınıf ve toplumsal gerçeklik ile bağ kurması anlamına gelir.

Askerlik sonrası İstanbul’a dönen Karaca, Mehmet Soyaslan’ın kurduğu “Apaşlar” grubuyla çalışmaya başladı. Batı enstrümanlarıyla Anadolu müziği yapma kararı, bu dönemde netleşti. Ayrıca bir plak şirketinde tanışıp dost olduğu Aşık Mahsuni Şerif’in türkülerini repertuvarına alması, Karaca’nın Anadolu’nun sözlü geleneğini modern müzikle buluşturma iradesini güçlendirdi.

Altın Mikrofon’dan “Resimdeki Gözyaşları”na: Popülerliğin İnşası
1967’de Hürriyet gazetesinin düzenlediği Altın Mikrofon Yarışması, Cem Karaca’nın geniş kitlelere ulaşmasında kritik bir eşikti. Sözleri Erzurumlu Emrah’a ait “Emrah” bestesiyle yarışmaya katılan sanatçı, birinciliği “Mavi Çocuklar”a kaptırarak ikinci oldu. Ancak bu sonuç, Karaca’nın görünürlüğünü azaltmak yerine artırdı; çünkü yarışma, dönemin müzik piyasasında ciddi bir vitrin işlevi görüyordu.

Cem Karaca ve Apaşlar’ın ilk plağı Hürriyet gazetesi tarafından yayımlandı. Aynı yıl “Hudey”, “Vahşet” ve “Bang Bang-Bir Anadolu Hikayesi” gibi parçaların yer aldığı bir 45’lik daha çıkardı. Bu kayıtlar, Karaca’nın repertuvarının yalnızca romantik temalarla değil, anlatı kuran, hikâye taşıyan parçalarla şekillendiğini gösterir.

1968’de yayımlanan “Resimdeki Gözyaşları”, Türkiye popüler müzik tarihinde özel bir yere sahiptir. Almanya’ya giden Karaca ve Apaşlar’ın Fredy Klein Orkestrası ile kaydettiği şarkı, hem melodik yapısı hem duygusal yoğunluğu nedeniyle uzun yıllar etkisini sürdürdü. Karaca’nın yıllar sonra anlattığına göre, Moğollar konserinden sonra “Onları nasıl sollarız?” diye düşünürken ortaya çıkan bu eser, rekabetin yaratıcı üretime dönüşmesinin tipik bir örneğidir.

Şarkının 1997’de “Ağır Roman” filmiyle yeniden keşfedilmesi, Cem Karaca’nın yalnızca kendi kuşağının değil, sonraki kuşakların da hafızasına nasıl yerleştiğini gösteren önemli bir kültürel dolaşım örneğidir.
Bu yıllarda Karaca, müziğin yanı sıra sinemaya da yöneldi. 1970’te Murat Soydan ile başrolü paylaştığı, Yücel Uçanoğlu’nun yönettiği yerli kovboy filmi “Kralların Öfkesi”nde rol alması, onun sahne performansını farklı mecralara taşıma arzusunu yansıtır.

1970’ler: Anadolu Rock’ın Politikleşmesi ve Toplumsal Damarı
1971’de Karaca, müzik çalışmaları için Kardaşlar grubuyla Almanya’ya gitti. Ancak 12 Mart 1971 Muhtırası’nın yayımlanması, yalnızca Türkiye’nin siyasal iklimini değil, Karaca’nın müzikal hareket alanını da doğrudan etkiledi. “Oy Gülüm Oy” plağının toplatılması kararı, dönemin sansür pratiklerinin popüler kültür üzerindeki baskısını somutlaştırdı.

Türkiye’ye dönüşün ardından Karaca’nın müziği, giderek daha belirgin biçimde toplumsal temalara yöneldi. Moğollarla sürdürdüğü müzik yolculuğu, 1974’te yayımlanan “Namus Belası” ve “Gurbet” 45’liğiyle zirveye çıktı. Özellikle “Namus Belası”, ilk günden listelerin en üst sıralarına yerleşerek, Karaca’nın yalnızca “alternatif” bir rock sanatçısı değil; geniş kitlelere ulaşabilen bir popüler figür olduğunu kanıtladı.

Moğollar’dan ayrıldıktan sonra Karaca, Ünol Büyükgönenç ile Dervişan’ı kurdu. Bu dönem, onun müziğinde progress ve rock unsurlarının güçlendiği; sözlerde ise sınıf, emek, yoksulluk ve işçi temalarının yoğunlaştığı bir evreydi. “Tamirci Çırağı”, “Kavga”, “Parka”, “İhtarname”, “Yoksulluk Kader Olamaz”, “İşçi Marşı”, “Maden Ocağının Dibinde” gibi eserler, Türkiye’de müziğin toplumsal gerçekliği temsil etme kapasitesinin güçlü örnekleri arasında yer aldı.

Dervişan’dan ayrıldıktan sonra Barış Manço’nun kurduğu Kurtalan Ekspres’le de çalışan Karaca, ardından “Edirne’den Ardahan’a” söyleminden esinlenerek “Edirdahan” grubunu kurdu. 1978’de yayımlanan “Safinaz” albümü, “rock opera” olarak nitelenmesiyle, Karaca’nın anlatı kurma ve müzikal dramatizasyon becerisini öne çıkaran bir çalışma oldu.

Bu dönemde Karaca, Filistin sorununa dair duyarlılığıyla da dikkat çekti. İzmir Enternasyonal Fuarı’nda Filistin standına destek verdiği, “Mutlaka yavrum” şarkısının bu versiyonunu Filistin davası için yazdığı ifade edilir. Ayrıca konserlerinde “Adiloş Bebe”yi Filistin’e ithaf ederek seslendirmesi, onun uluslararası dayanışma fikrini müzik üzerinden kurma çabasını gösterir.

Sürgün, Vatansızlık ve “Kanaken”: Gurbetin Politik Anatomisi
1979’a gelindiğinde Türkiye’de politik gerginlik, kamplaşma ve şiddet en üst düzeye çıkmıştı. Cem Karaca, “1 Mayıs Marşı” plağı nedeniyle yargılandı; konserleri olaylı bitti. Kendi ifadesiyle yalnızca sağ çevrelerin tepkisinden değil, solun kendi içindeki sürtüşmelerin “gayri insani tavırla” dışa vurulmasından da rahatsızlık duyan Karaca, Almanya’ya gitti.

Bu gidiş, bir konser turnesi ya da geçici bir kaçış değil; uzun bir sürgün döneminin başlangıcıydı. Hakkında açılan davadan ceza alacağına kesin gözüyle bakıldığı için Türkiye’ye dönmedi; 7 Nisan 1980’de vefat eden babası Mehmet Karaca’nın cenazesine bile katılamadı. Bu, Karaca’nın yaşamında hem kişisel hem sembolik olarak ağır bir kırılma yarattı.

1983’te vatandaşlıktan çıkarılması, sanatçının hayatında yeni bir eşiğe işaret eder. Selda Bağcan’la Münih’teki 1 Mayıs gösterisinde çekilen bir fotoğrafın “Cem Karaca gizli hesaplar peşinde” başlığıyla yayımlanması, medyanın politik figürleri hedef alan dilinin tipik örneklerinden biri olarak okunabilir. Yurda dönmesi için çağrılar yapılsa da avukatlarının “sakın gelme” uyarısını dikkate aldı ve 6 Ocak 1983’te resmen vatandaşlıktan çıkarıldı.
Başka bir ülkenin vatandaşlığına geçmeyi reddeden Karaca, Birleşmiş Milletlerin vatansızlar için sağladığı pasaportla yaşamını sürdürdü. “Gurbetin acısını dindirecek bir merhem henüz keşfedilmedi” sözü, bu dönemin duygusal yoğunluğunu özetleyen en bilinen ifadelerden biridir.

Almanya yıllarında Karaca, annesi Toto Karaca ile tiyatro çalışmaları yaptı; müzikten kopmadı. Almanların Türkler için aşağılayıcı biçimde kullandığı “Kanaken” kelimesini grubuna isim yapması, bir hakareti ters yüz ederek kimlik politikasına dönüştürme stratejisi olarak dikkat çekti. Göçmen işçilerin yaşadığı sorunları anlatan rock şarkıları, onun müziğini Türkiye sınırlarının dışına taşıdı.

“Entegrasyon dedikleri / Beni benden almak ise / Beni benden almayın dost / Türk’ten Alman olamaz ki” dizeleri, yalnızca kişisel bir isyan değil; diaspora deneyiminin kültürel asimilasyon baskısına karşı geliştirdiği söylemin şiirsel ifadesidir. Ayrıca Karaca’nın Almanca eserler seslendirmesi, onun yaşadığı ülkenin diline kapanmadan, iki kültür arasında bir müzikal köprü kurduğunu gösterir.

Dönüş, Yeniden Kabul ve Son Yıllar: Popüler Kültürde İkinci Hayat
Cem Karaca, Türkiye’ye sırtını dönmedi. Almanya’daki bir festivalde Türk bayrağının olmadığını fark edip ay-yıldızlı bayrağı göndere çektirmesi, onun aidiyet duygusunu simgesel bir eyleme dönüştürdü. Bu süreçte dönemin Başbakanı Turgut Özal ile Hannover Fuarı nedeniyle Almanya’da bulunduğu sırada görüşme fırsatı yakaladı. Münih’te bir otelde gerçekleşen bu görüşme, medyada “Özal’ın elini öptü, af diledi” şeklinde yansıdı.

Görüşmeden yaklaşık iki yıl sonra, 27 Haziran 1987’de Türkiye’ye döndü. Tedirgin biçimde yurda geldiğinde bir polisin “Yurdunuza hoş geldiniz” demesi, onun için sembolik bir “yeniden kabul” anıydı. Ertesi gün duruşmaya çıkmak üzere Fethiye’ye gitti; yargılandığı davada aklandı. İlk konserini Özal’ın izlemesi ise, müzik ile siyaset arasındaki ilişkinin Türkiye’de nasıl bir gösteriye dönüşebildiğini gösteren çarpıcı bir tablo sundu.

Ancak dönüş, yalnızca bir rahatlama getirmedi. Karaca bu kez “döneklik” suçlamalarıyla karşılaştı. Bu suçlamalara “Oh Be”, “Yarım Porsiyon Aydınlık”, “68’linin türküsü”, “Sen Seni Bil” gibi eserlerle ve röportajlarla yanıt verdi. Özellikle “Ben döneksem döndüm diye memleketime / Döndüm ulan döndüm işte oh be” sözleri, hem meydan okuma hem de yorgun bir özlem taşır.

Türkiye’ye döndükten sonra maddi sıkıntılar yaşayan Karaca, Cahit Berkay’ın ikna çabalarıyla 1990’da Kuşadası Altın Güvercin Müzik Yarışması’na katıldı ve “Kahya Yahya” ile birinci oldu. Ardından “Rap Diye Rap Rap”, “Islak Islak”, “Kerkük Zindanı”, “Bindik bir Alamete” gibi parçalarla ününü geniş kitlelerde yeniden artırdı. Bu dönem, Karaca’nın yalnızca politik figür olarak değil, popüler kültürde güçlü bir “yeniden doğuş” yaşadığını gösterir.
Uzun süre yasaklı olduğu TRT’de 1994’te “Raptiye” programını yapması, devlet televizyonundaki dönüşümün de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Flash TV’de “Efendime Söyleyeyim” programıyla ekran deneyimini sürdürmesi, onun iletişim gücünün yalnızca sahneyle sınırlı olmadığını ortaya koydu.

Son yıllarında annesi Toto Karaca’nın etkisiyle Ermeni müziğine de ilgi duyan sanatçı, “Töre”, “Sevda Kuşun Kanadında”, “Dur be Yeter” gibi eserleri Türkçe sözlerle seslendirdi. Gani Müjde’nin “Kahpe Bizans” filminde küçük rol alıp üç şarkı yorumlaması, onun popüler sinema ile bağını da sürdürdüğünü gösterir.

Cem Karaca’nın özel yaşamı ise çok evlilikli bir çizgi izledi: Semra Özgür, Meriç Başaran, Feride Balkan (Emrah Karaca’nın annesi), yeniden Semra Özgür, ardından İlkim Karaca. İlkim Karaca’nın 2019’da verdiği röportajda aktardıkları, Karaca’nın son yıllarında dindarlığının arttığı ve sahneye 21 kere besmele çekerek çıktığı iddiasını gündeme taşımıştı. Ayrıca Reha Muhtar’ın haberleştirdiği “ezan okudu” tartışması, medyanın bir sanatçıyı ideolojik etiketlerle nasıl sıkıştırabildiğinin örneği olarak hafızaya kazındı.

Sanatçı, Mahsun Kırmızıgül ile “Hayat Ne Garip”, Mehmet Eryılmaz ile “Hayvan Terli”, Yeni Türkü için “Göç Yolları” şarkılarını seslendirdi. Son büyük konserini 17 Ocak 2004’te Ankara Saklıkent’te verdi; ardından İstanbul’da “Yol Arkadaşları” grubuyla sahne aldı. 8 Şubat 2004’te kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.
Kendisini her zaman Türk ve Müslüman olarak tanımlayan Karaca, gençlik yıllarından itibaren Alevilik ve Bektaşiliğe özel ilgi duydu. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi; Üsküdar Seyit Ahmet Deresi Camisi’ndeki cenaze namazına yoğun katılım oldu. 2006’da İlkim Karaca’nın talebi üzerine mezarının açılması ve Emrah Karaca’nın babasının Cem Karaca olduğunun tescillenmesi, sanatçının ölümünden sonra bile kamuoyunun gündeminden düşmeyen bir figür olduğunu gösterdi.

Bugün Cem Karaca, yalnızca “Anadolu rock”ın kurucu isimlerinden biri değil; Türkiye’nin modern kültürel tarihinde müziğin, politikanın, sürgünün ve dönüşün iç içe geçtiği bir hafıza mekânı olarak yaşamaya devam ediyor.